![]() Bir masal. ZERO’nun olmasını istediğim şey, bir masaldı. Yıkılmak üzere olan bir dünyanın üzerine gelmiş dört kişinin başardıklarını anlatan, ama en sonunda yine sadece kendilerine yenilerek dağılan dört kişinin öyküsünü anlatmak istiyordum. Bu dört kişinin FOUR’un ana karakterleri olmasının bir önemi hem var, hem de yoktu. Vardı, çünkü FOUR’da olanlar olmasa, ZERO da olmazdı. Aynı zamanda yoktu da, çünkü ZERO, tamamen ayrı bir senaryo olarak da yaratılabilirdi, şu anda da öyle okunabilir, aynı zevk alınmayacaktır elbette, ama ZERO da ayrı bir senaryodur aslında. Çok da kötü bir masal değildi, ama zorlayıcı bir masaldı. Beni çeken tarafı, dünyanın kurulması aşamasıydı, bu dördü birbirlerini nasıl bulmuşlardı? Nasıl bir arada kalmışlardı? Devam etmelerini ne sağlamıştı? Ya da nasıl birbirlerini buldukları hale gelmişlerdi? Dört kahraman ve dört geçmiş vardı elimde, ilk önce, ilk önce olanla başladım: James. Bildiğimiz bir geçmişten geliyordu, çok da iyi tanıyorduk o geçmişi, ama gözlerimizle görünce, o kayıpları ve zorlukları birer birer, James'le birlikte yaşayınca, işte o zaman yaşadık ve anladık diyebildik. Bu senaryonun yaptığı da buydu aslında, FOUR’da yaptığımız şey duyguları tanımlamaktıysa, ZERO’da yaptığımız karakterlerin içine girmek, ve o duyguları hissetmekti. ZERO’da karakterleri birebir yaşadık. Üşüdük, donduk, üzüldük, sevindik, koştuk, uygarlığı beraber yarattık, olimposa birlikte çıktık, indik, ve savaşta hep beraber kılıç salladık, sonra da paktın altına birlikte imza attık. Biz yaptık. Oradaydık. James'le birlikte çok kayıp verdik, ailemizi kaybettik, yalnız kaldık, ölmek istedik, ama sonra onu bulduk : Opal. Opal’i bulduktan sonra, hayat daha katlanılır olmaya başladı, artık ortak bir amaç vardı, birbirimizin yaşamasını sağlamak. O arada yaşadıklarımızı ben hiçbir senaryoda bir daha aynı şiddetle okuyucuya yaşatabileceğimi sanmıyorum.. Müthiş sahneler ve paylaşımlardı onlar, ve tam istediğim, umduğum, böyle olması için cümleleri günler öncesinden düşündüğüm sahneler oldular: kimsenin James/Opal gibi olmaması lazımdı, ve olmadı da. ZERO’nın ortalarında James ve Opal nasıl ayrılmış olabilir, nasıl Myra gelmiş olabilir diyorduk, Myra da kimdir Opal’in yanında dediğimiz çok oldu.. Ama nasıl olduysa, aralarda bir yerlerde, öyle bir hale geldik ki, bu sefer Myra gelse de, James'i düzeltse demeye başladık.. İşte, biz oradaydık. Bu senaryoda ortak köprümüz yoktu, esas üyelerimiz de yoktu, ama bu senaryoda yan kadromuz daha büyüktü, bu sefer tanrılarla oynuyorduk, ve onları yazmaktan çok keyif aldım. Olimpos’u en iyi burda anlatabilirdim, ve anlattım da, FIVE sırasında köprüler daha güzel işlenebilecek diye düşünüyorum.. Loret ve Julian, Lorenia ve Juane olarak da, kendileri olarak da yazmaktan çok zevk aldığım karakterler oldular.. Böyle diyorum, çünkü bu ikisi, James ve Opal gibi, FOUR’daki karakterlerimiz değillerdi, FOUR’da dördü birden sınavlardan geçtiler evet, ama ZERO’da, Loret’le Pierce en çok kişilik değişmesini yaşadılar.. Bu senaryoda Myra’nın sadece gücünden bahsedildi, kendisinin görünmemesi ve hakkında resmi olarak konuşulmaması, ZERO’ya başlarken verdiğim bir karardı, ancak FOUR’la ve Myra’yla bağımız kesilmemişti, zira bu sefer, daha önce hiç işlemediğimiz bir tarafı işledik : Naunet. Naunet’in geliş gidişleri, FOUR sırasında planladığım şeylerdi, FOUR’da “ve naunet boyutu kapatıp önüne döner” dendiği her dakika, böyle başlayan her sahnede ne olduğunu gördük, görmesek de, o görmediklerimizde de ne olduğunu tahmin edebiliyoruz artık.. Naunet’i böyle tek başına incelemek, ve yine FOUR’la, hatta 5000’lerle bağ kurmak inanılmaz bir deneyimdi, geçmişi yazmama rağmen gelecek yine ellerimdeydi, ve kocaman bir evrene sahip olduğumuzu görebiliyor, ayrıca FOUR’da ilk başlarda Naunet’le ilgili hissettiğimiz her şeyi de birer birer yutuyorduk.. Geçmişi yazmak. ZERO’da beni en çok bu uğraştırdı. Bilinen geçmiş. Bilinmeyeni yazmak enfesti, ve zaten ZERO’yu bu yüzden yazdım, o zamanları görmek için.. Ama bilinen geçmiş kısmı beni çok zorladı. Bilinen geçmişte, en çok merak edilen nokta, Pierce/Opal ile Spal (James/Opal) arasında geçenlerdi. Ve ben, o kısımları yazarken, ilk defa bu kadar karakterlerin içine girdim ve adeta suçlu taraflardan nefret ettim, kalbim kırıldı, kavga ettim, parçalandım, ve üzüldüm.. Ama güzel bir şekilde toplandı, ve böyle olacağını biliyordum zaten, o yüzden FOUR’a sağlam bir şekilde bağlandık.. İlişkiler yumağı dışında yazmakta beni en çok zorlayan şey savaş oldu.. İki gün öncesinden strese girdim, yazarken elim ayağım birbirine dolaştı. Kolay değil, bütün evreninizin kurulduğu bir olayı yazıyorsunuz, ve herkes sizden bunun muhteşem olmasını bekliyor, size güveniyorlar.. Daha önce de savaş sahneleri yazdım, herkes dövüştü, dövüşmeyen bir karakterim bile kalmadı, ama bu apayrıydı, dediğim gibi, beklentiler çok yüksekti, ama ben çok korkuyordum, çünkü benim de kendimden beklentim yüksekti, ve başaramazsak ilerleyemeyecektik. Ayrıca okuyucu bir savaş olacağını biliyordu, kazanacağımızı da biliyordu, ama onu, bunları bile bile şok edecek bir de numaram olması gerekiyordu.. Savaşı okurken kendinden geçmeli, kılıç savurmalı, ve kazanırken gözleri dolmalıydı.. O numarayı bulmak da inanın çok zor oldu, ama savaş biterken yaşanan o son darbe, orada, o satırları yazarken benim hissettiklerim.. Muhteşem bir andı. O an, ben de oradaydım, ve gözlerimle görmesem inanmazdım. İşte böyle büyük olaylarla dolu bir hikayeydi bu. Masa kurulduktan sonra, FOUR gibi olacağımızı biliyordum, ve o kısımlarda denge unsurları bulmaya çalıştım, okuyucunun bir sonraki satırı istemesini sağlamaya çalıştım, başardım mı bilmiyorum, zira son 40 sayfayı hala okuyan yok daha.. Bu da ilginç oldu, hiçbir 405 senaryosunu yalnız bitirmemiştim, ama ZERO’nun sonunu yazarken yalnızdım, iki gündür yine bitirme maratonundaydım, ve şu anda da daha kimse okumuş değil, bir yanım diken üstünde, diğer tarafımsa rahatlamış durumda.. Müziklerimiz ise enfesti, daha önce bu kadar sağlam bir koleksiyonumuz olmadı hiçbir senaryoda. Ana şarkımız olan These Days hala tüyleri diken diken ediyor, Molossus çıktığında korkuyoruz, You Belong To Me yüzümüze bir gülümseme oturtup bizleri rahatlatırken The End Of The World bizde ağlama hissi uyandırıyor, ama Flying Without Wings bizi periler diyarına sürüklerken Battle ile kılıç kuşanıyor, First Ode Nocturne Of The Gods sayesinde yüzümüze düşen yağmur damlalarıyla rahatlıyoruz.. Bu senaryonun bize kattığı, unutulmaz bir kişimiz de oldu. Kim olduğunu biliyorsunuz. Hayır Jensen değil, Lorelai da değil. Dış ses. Hepimiz onun kulu kölesi olduk, ne zaman başımız sıkışsa yanımızda o vardı, ne hissettiğimizi biliyordu, bize olacakları anlatıyor, ipuçlarını gösteriyor, gelecekle bağları açıklıyordu, ve biz ona hayran olduk. Dış ses bizi en çok gülümseten, ve en çok gözlerimizi dolduran karakter oldu. Ne zaman bir paragraf içeri girmiş siyah yazıları görsek koltuğumuzda dikleştik, neyi okuduğumuzu hatırladık, kendimize geldik, ve onun anlattıklarını dinledik. Ne de olsa, bu bir masaldı, ve gerçekten güzel anlatılmıştı. 30.12.06 |